MAKÂLELER
Asıl Sorun

Asıl Sorun

İnsanı hep, beğeni ve eğilimlerimizin etkisi ile tarif edip tanımlamışızdır. Bu nedenle kimimize göre insan, mükemmel fiziğe sahip harikulâde bir biyolojik yapı veya bugün göz kamaştıran teknolojinin mûcidi bir deha iken, kimimize göre o görsel ve edebî sanatlar ustası bir muhteşem yetenek yahut bir ediptir; başkasına göre cesareti ile bir tarihsel kahraman ve bir büyük hükümdar iken daha pek çoklarına göre şu ya da budur.

Bu tanımlar, insanoğlunun sahip olduğu yeteneklere işaret eden doğru vurgular olmakla birlikte, onu diğer varlıklardan; hayvan ve cansızlardan ayırt eden en temel vasfı ile tanımlamaktan uzaktırlar. İnsanı tarif etme ve onu tanımlama işi ilgi, beğeni ve alışkanlıklarımızın bizleri yönlendiren etkisinden uzak olarak ortaya konacak olursa; onu diğer varlıklardan ayrı ve farklı yapan en temel vasfı ruh ve irade sahibi bir varlık olmasıdır. Bir şeyi tarif ettiğimizde, onu diğer şeylerden ayıran en temel vasfı ile tarif edebildiğimiz ölçüde gerçek bir tarif ve tanıma ulaşmış oluruz.

İnsanın en temel vasfının ruh ve irade sahibi bir varlık olarak tanımlanması durumunda, insan olmanın kemâlinin de nerede aranacağı ve insandan beklenenin ne olduğu beliriverir. Zira bakış açısı, tarif ve tanım yanında aynı zamanda baktığımız şeyden nihaî olarak ne beklediğimizi de ortaya koyar.

Örneğin insanın hayvanlar gibi yiyen, içen, uyuyan, çoğalan bir varlık olmasına bakarak onu sosyal hayvan diye tarif eden bakış açısında, nihaî olarak insandan beklenen bu ihtiyaçlarını en üst seviyede ve en ekonomik surette elde etmesi olmuştur. Ve bu bakış açısına göre insanın kemâli de, hedefi de nihaî olarak, ancak bu gözükmektedir. İşte insanı sosyal hayvan olarak tarifeden geçen yüzyıldan miras hastalıklı ideoloji, belki her şeyden öte, insanı hayvandan ayırt edemeyecek kadar körlüğe mahkûm olmuş bir tasavvurun ürünüydü. Ancak bu; insanın varlığının sebebi, kim olduğu ve amacı hakkında hataya düşmenin söz konusu tasavvura mahsus olmayıp, bu konularda gaflete ya da hataya düşmenin çoğu kimseyi bekleyen bir tehlike olduğunu ortaya koymaya dair sadece bir örnektir.

İnsanı ruh ve irade sahibi bir varlık olarak tarif durumunda ise nihâi olarak ondan beklenen de farklılaşacak; ruh ve iradesini yüceltmesi olacaktır. Bu durumda insan, ruh ve iradesinin yüceliği nispetinde kemâle erecektir. Gerçi şehvet ve şüphelerden arınmış olan duru fıtratı onu için için hep ruh ve iradesini yüceltmeye çağırır, ama bitmek bilmeyen arzuları ve ona dışarıdan tesir eden şüpheler hiç yakasını bırakmaz. İşte bozulmadan hep doğru yönü gösteren pusulası aslında çok yakınındadır insanın; kendi öz fıtratında. “Sen yüzünü hanîf olarak dine, Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise ona çevir. Allahın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur, fakat insanların çoğu bilmezler.”(Rûm, 30/30)

İnsanın en yüce ruhu ve iradesi tevhididir; yani ortak koşmaksızın bir tek Allah’a ibadet ve kulluk ederkenki ruh ve iradesi. Böylece o, kendisinin ve kâinatın yaratılışındaki fıtrata uygun olarak Allah’tan başkasına kulluk etmekten kaçınıp yalnızca O’na ibadet ve kulluk ederek yücelmiş, kendisinden bekleneni yerine getirerek kemâle ermiş olur. “Ben cinleri ve insanları, ancak bana ibâdet (kulluk) etsinler diye yarattım.”(Zâriyât, 51/56)

Tevhid, insandan ruh ve iradesiyle gerçekleştirmesi istenen şeylerin en büyüğü, yaratılışının gayesi ve varlık sebebidir. Bu yüce gayemizi ve varlık sebebimizi hiç düşünmeyenler olduğu gibi, zaman zaman unutan ve hatırlatmaya muhtaç olanlarımız da vardır. Müslümanlar olarak yediden yetmişe; “Allah’ın emrettiği en büyük şey nedir?” diye sorulduğunda hiç düşünmeden“tevhid” dir diye cevap veremediğimiz; ve “Allah’ın yasakladığı en büyük kötülük nedir?” diye sorulduğunda şirk” tir diye cevaplayamadığımız müddetçe ilimden, haktan ve hidâyetten bir nasibimiz olmayacaktır.

Bugün üzülerek söyleyelim ki birçok Müslüman, dini meselelerde epeyce yekün tutan fazâil-i a’mâl hatta bazen dinde aşırılık örneği birtakım amelî edep uygulamaları ile öylesine meşguldürler ki; şirk olan fiillerini dahi faziletli amellerden sayacak kadar tevhidden kopuk ve bilgisizdirler. Hâlbuki, Allah’a karşı takınılması gereken edebin ve takvanın en büyüğü tevhide bağlanmak ve Allah’a karşı takınılması gereken edebi hiçe saymak demek olan şirkten uzaklaşmak; en büyük vacibimizdir. Şirk; Allah’a karşı yapılacak en büyük edepsizlik olması şöyle dursun, O’nun sahibini asla affetmeyeceğini bildirdiği ve karşılığında ebedî cehennemi hazırladığı en büyük zulümdür. “Allah, kendisine şirk koşulmasını asla affetmez; bunun dışındaki (gü-nah)leri ise, dilediği kimseler için bağışlar.” (Nisâ, 4/48),“Şurası muhakkak ki, kim Allah’a ortak koşarsa Allah ona cenneti haram kılar, varacağı yer cehennemdir ve zalimler için yardımcılar yoktur.” (Mâide, 5/72), “Lokmân oğluna öğüt vere-rek ‘Yavrucuğum! Allah’a ortak koşma! Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür’ demişti.” (Lokmân, 31/13)

Tarih boyunca zamanın hiçbir kesitinde Allahın varlığına, insanların Rabbi olup onları yarattığına inanmak konusunda -istisnâ marazi birtakım kimseler ya da bazı ideolojik akımlar dışında- zorluk çeken bir kavim ya da topluluğa rastlanmamıştır. Dikkat çekmek istediğimiz asıl sorun da zaten bu değildir. Ancak, yaratıcının varlığını inkâra kalkan kimseler hakkında kullandığımız marazi (hastalıklı) ifadesinin sebebi, bu kimselerin dış dünyadaki maddi delillerden dolayı inkara sapmış değil, bilâkis iç dünyalarındaki psikolojik sebeplerden dolayı bu yola girmiş bulunduklarını vurgulamak içindir. İnat ve kibir olarak nitelenecek bu iki sebep, Kur’ân’ın da bu kimseler hakkında vurguladığı iki karakteristik özelliktir. İlâhınız bir tek ilâhtır. Fakat âhirete inanmayanlar var ya, onların kalpleri inkârcı, kendileri de büyüklük taslayan kimselerdir.” (Nahl, 16/22) Aklen ve vicdânen kanaat getirseler bile, inat ve büyüklenme hislerini aşamayışlarına dair ise yine Kur’ân’da şöyle buyrulmaktadır. “Vicdanları, o delillerin hak olduğuna kanaat getirdiği hâlde, sırf zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler.”(Neml, 27/14) Zira Allah’ın varlığına ve birliğine, bu kâinatın yegâne yaratıcısı olduğuna dair deliller (âyetler), devasa teleskoplara ihtiyaç bırakmayacak kadar yakında, gelişmiş mikroskoplarla arayıp uzun araştırmalar ile taramayı gerektirmeyecek kadar açık ve ortada; inziva köşelerinde acabalarla boğuşup düşünerek bir ömrü tüketmeyi gerektirmeyecek kadar şek ve şüphesizdirler. Bu nedenle, Kur’ân’ın indirildiği dönemde dahi ne ehli kitâbın ne de müşriklerin, Allahın bir ve tek yaratıcı olarak varlığına, rızık verdiğine, diriltip öldürdüğüne, mülkün sahibi olup gökten yere bütün işi idare ettiğine inanmakla ilgili bir sorunlarının olmadığı görülür. “Andolsun ki onlara: «Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?» diye sorsan, mutlaka «Allah»derler.” (Ankebût, 29/61) “ De ki: Size gökten ve yerden kim rızık veriyor? Ya da kulaklara ve gözlere kim mâlik (ve hâkim) bulunuyor? Ölüden diriyi kim çıkarıyor, diriden ölüyü kim çıkarıyor?(Her türlü) işi kim idare ediyor? «Allah» diyecekler...” (Yûnus,10/31)

Buna karşın “Onların çoğu, Allah’a ortak koşmadan iman etmezler.” (Yûsuf, 13/106) âyetinde vurgulandığı gibi insanların çoğunun, Allah’a inandıklarını ikrar etmelerine rağmen Allah ile beraber bir başkasına kulluk ederek ibadette şirk koşmaları, tarih boyunca hep asıl sorun olarak kalmıştır. Bunun ne denli köklü bir sorun olduğunu anlamak için Allah-u Teâlâ’nın şu buyruğu üzerinde düşünmek sanırız yeterli olacaktır. “Andolsun ki! Biz her ümmete, ‘yalnız Allah’a ibâdet edin, tâğut(a kulluk)-tan kaçının’ diye (emretmeleri için) bir peygamber gönderdik.”(Nahl, 16/36)

ümmülkura