MAKÂLELER

Ru’yet Meselesinin Bazı Delillerinin Münakaşası

“Musâ’ tayin ettiğimiz zaman için gelip de Rabbi onunla konuştuğu zaman, dedi k: Rabbim, bana (kendini) göster, sana bakayım. (Allah ona şöyle) dedi: Beni göremeyeceksin; fakat şu dağa bak; eğer yerinde durursa beni görürsün. Rabbi dağa tecelli edince, onu un ufak etti; Mûsâ da baygın düştü. Kendine geldiği zaman şöyle dedi: Yâ Rabbî, seni tenzih ederim, sana tövbe ederim. Ben mü’minlerin ilkiyim. (A’râf 7/143)

Yazımızın başında da metniyle birlikte zikrettiğimiz bu âyet, ehl-i sünnet imamlarının ru’yetin ispatında olduğu kadar, mutezile imamlarının da onun nefyinde başvurdukları ve birbirine tamamıyla zıt olan görüşleri ispat etmek için ileri sürdükleri delillerden birisidir. Keza âyet, ehl-i sünnete göre çeşitli yönlerden Allahın görülmesinin mümkün ve câiz olduğuna delâlet ettiği gibi, mutezileye göre de çeşitli yönlerden Allahın görülmesinin imkânsızlığına delâlet eder.

Ehl-i sünnete göre, âyetten anlaşılan manâ, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın ru’yet isteğinde bulunmasıdır; bir başka ifade ile Mûsâ aleyhi’s-selâm, Rabbini görmek istediğini kendisine açık bir dille söylemiş ve “Rabbim, bana (kendini) göster, sana bakayım” demiştir. Bu istek, O’nun görülmesinin mümkün olduğuna delâlet eder. Eğer bu mümkün olmasaydı, Mûsâ aleyhi’s-selâm, mümkün olmayan ve Allah Te’âlâ üzerine câiz bulunmayan bir şeyi istemek durumuna düşmüş olurdu ki, bu, bir peygamber için düşünülmesi doğru olmayan bir davranıştır. Bunun beraber, Mûsâ aleyhi’s-selâmın, Allah Te’âlâ’yı görmek istemesi, iki ihtimal içinde mütalââ edilebilir. Birincisi, Allahın görülmesinin imkânsız olduğunu bilmediği için böyle bir istekte bulunmuş olmasıdır ki, bu ihtimal, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın Allahın bir peygamberi olması ve tevhid konusunda câhil olmasının imkânsız bulunması dolayısıyla son derece zayıf bir ihtimaldir ve Mûsâ aleyhi’s-selâm hakkında düşünülmesi mümkün değildir. Zira mutezile ve onların tevhid görüşü ile ilgili bahsimizde de açıkladığımız gibi, nasıl onlar aklî delillere istinaden Allahın görülemeyeceği ve görülmesinin mümkün olmadığı neticesine varabilmişlerse, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın da bir peygamber olarak bitarîkıl evlâ aynı neticeye varması tabiidir ve böyle bir neticeye vardıktan sonra, mümkün olmayan bir şeyi Allah’tan istemesi de düşünülemez. Binâenaleyh bu mütalââ, bize, birinci ihtimalin yani Mûsâ aleyhi’s-selâmın, Allahın görülüp görülemeyeceğini bilmeden böyle bir istekte bulunmuş olabileceği ihtimalinin vârid bulunmadığını gösterir.

Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın ru’yet talebinde bulunması hakkında akla gelebilecek ikinci ihtimal, birinci ihtimalin aksi olan düşüncedir ki, bu, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın ru’yetin mümkün olup olmadığını bilerek malûm istekte bulunmasıdır. Görüldüğü gibi bu ihtimal de, kendi içerisinde iki ayrı ihtimali taşımaktadır. Birincisi, ru’yetin mümkün olmadığını bildiği halde ru’yet talebinde bulunmasıdır. Bir peygamber hakkında böyle bir ihtimalin düşünülmesi mümkün değildir; çünkü Kur’ân’ı Kerîm’de, Allah’ın kanunlarına aykırı isteklerde bulunan bazı peygamberlerin Allah Te’âlâ tarafından nasıl itâba maruz bırakıldıklarını gösteren apaçık misaller vardır. Bunlardan biri, Nûh aleyhi’s-selâm’ın, tufan günü oğlunun kâfir olarak boğulup ölmesi üzerine “Rabbim, oğlum benim âilemdendi. Doğrusu senin va’din haktır. Sen, hükmedenlerin en iyi hükmedenisin” demiş, Rabbi de ona, “ey Nûh, o senin âilenden sayılmaz; çünkü kötü bir iş işlemiştir. Öyle ise, bilmediğin şeyi benden isteme. Sana öğüt veriyorum: Cahillerden olma” (Hûd 11/42,45,46) karşılığını vermiştir.

Âdem aleyhi’s-selâm’in eşiyle birlikte, yaklaşmaları yasaklanan ağacın meyvesini yemelei üzerine vârid olan itâb ayeti de böyledir ve şöyle denilmiştir: “Bunun üzerine ikisi de o ağacın meyvesinden yediler de ayıp yerleri görünüverdi. Cennet yapraklarıyla örtünmeğe koyuldular. Âdem Rabbine baş kaldırdı ve yolunu şaşırdı. Rabbi yine de onu seçip tövbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi. (Tahâ 20/121-122)

Zikrettiğimiz bu iki misal, bazen peygamberlerin hatalı davranışları dolayısıyla nasıl itâba maruz kaldıklarını göstermeye yeterlidir. Oysa ki Mûsâ aleyhi’s-selâm, ru’yetle ilgili isteğinden dolayı böyle bir itâba uğramamış, hiç olmazsa kendisine Nûh aleyhi’s-selâm’a söylendiği gibi “böyle bir şeyi benden isteme. Sana öğüt veriyorum: Cahillerden olma” denilmemiştir. Bundan anlaşılıyor ki Mûsâ aleyhi’s-selâm, Allah’ın görülmesinin mümkün olmadığını değil, fakat aksine bunun mümkün ve Allah üzerine câiz olduğunu bilerek ve buna inanarak ru’yet talebinde bulunmuştur.

Allah Te’âlâ, Mûsâ aleyhi’s-selâmı, biraz önce zikrettiğimiz iki misalde görüldüğü gibi mezkûr isteğinden dolayı suçlamamış, buna karşılık, “beni göremeyeceksin; fakat, şu dağa bak; eğer yerinde durursa beni görürsün” demiştir. Bu ifade de, ru’yetin vukuu için ikinci bir delil niteliği taşır. Her ne kadar Allah Te’âlâ, Mûsâ aleyhi’s-selâmın ru’yet isteğine karşı “beni göremeyeceksin” demişse de, müteâkib ibarede ru’yetin vukuunu, vukuu mümkün olan bir işe talîk etmiş ve “eğer dağ yerinde durursa beni göreceksin” demiştir. Dağın yerinde durması mümkün olan bir iştir ve nitekim Allah Te’âlâ’nın dağa tecellî etmesinden önce yerinde duruyordu. Binaenaleyh ru’yetin imkânsız olmayan bir şeye muallak olması, ru’yetin de imkânsız bir şey olmadığına delâlet eder. Ne var ki Allah Te’âlâ dağa tecelli edince, dağ paramparça olmuş, bir başka ifadeyle yerinde durmamıştır. Bu şu demektir ki, Allah Te’âlâ’yı bu geçici dünyada görmek mümkün değildir ve esasen O’nun “beni göremeyeceksin” sözü de buna delâlet eder. Fakat mü’minlerin ahirette O’nu görecekleri daha başka kesin delillerle Kur’ân’ı Kerîm’de ortaya konulmuştur. Meselâ bir âyette, mü’minlerin Kıyamet Günündeki hallerinden bahsedilirken “o gün yüzler vardır, Rablerine bakıp parıldayan” (Kıyâmet 75/22-23), denilmiş, kâfirlerin bahis konusu edildiği bir başka âyette ise “onların o gün muhakkak Rablerinden mahcup kalacakları” (Mutaffifin 83/15) beyan edilmiştir. Kur’ân âyetlerinin birbirlerini tefsir ettikleri göz önünde bulundurulursa, zikrettiğimiz bu iki âyetin, Mûsâ aleyhi’s-selâm ile ilgili ayette “beni göremeyeceksin; fakat şu dağa bak, yerinde duruyorsa beni görürsün” meâlinde gelen ibarenin ne ifade ettiği daha kolay anlaşılmış olacaktır.

Allah Te’âlâ’nın görülmesinin mümkün olduğuna delâlet eden diğer bir husus, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın ru’yet isteğine karşılık verilen cevap şeklindedir. Filhakika Mûsâ aleyhi’s-selâm, “Rabbim, bana (kendini) göster, sana bakayım” demiştir. Bu isteğin bir başka şekilde ve kısaca ifadesi “seni göreyim” olmak gerekir. Allah Te’âlâ bu isteğe karşı görülmesini dağın istikrarına muallak bırakarak “beni göremeyeceksin” demiş, fakat görülmesinin imkânsız olması halinde, mezkûr isteğe karşı verilmesi gereken cevabı vermemiştir. Eğer gerçekten Allah Te’âlâ’nın görülmesi mümkün olmasaydı, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın “seni göreyim” isteğine karşı verilmesi gereken bu cevap “ben görünmem” olurdu. Nitekim elinde bir taş tutan kimseye, birisi, şu taşı ver de yiyeyim” dese buna karşı verilmesi beklenen cevap “bu taş yenmez” cevabıdır. Hiç kimse mezkûr isteye karşı “bu taşı yeme” demez. Bunun gibi, “seni göreyim” isteğinin karşılığı da “ben görünmem” şeklinde olur, fakat “beni göremeyeceksin fakat dağa bak, yerinde durursa görürsün” denilmezdi. Böyle denildiğine ve görülmesi dağın istikrarına talik edildiğine göre, verilen cevabı “bu halinle veya bu dünyevi yaratılışınla beni göremezsin. Nitekim şu dağa bak; o bile azametine rağmen beni görme fiiline tahammül edemez, takat getiremez” manâsında anlamak gerekir. Ve filhakika Allah dağa tecellî ettiği zaman, dağ paramparça olmuştur.

Allahın dağa tecellisi, Mûsâ Mûsâ aleyhi’s-selâm ile Rabbi arasındaki muhavereden çıkartılan neticeye göre, dağın Allahı görmesi demektir. Çünkü Mûsâ aleyhi’s-selâm, Rabbine “seni göreyim” demiş. Rabbi ise ona “beni göremezsin, fakat dağa bak; o yerinde durursa -yani beni görmeye tahammül edebilirse- sende beni göreceksin” cevabını vermiştir. Rabbi dağa tecelli edince - yani dağ O’nu görünce paramparça olmuştur. Bu açıklamadan da anlaşılıyor ki, Allah Te’âlâ görülebilecek olan bir varlıktır ve O’nun görülebilir olmasıyla, dağın veya Mûsâ aleyhi’s-selâm’nın O’nu görememesi veya görmeye takat getirememesi arasında elbette fark vardır. Mühim olan O’nun görülebilir olmasıdır. Görme fiili gözle gerçekleştiğine göre, bu geçici dünyada gözün görebilir bir şeyi görememesi, o şeyin görülmez cinsten olduğuna değil, fakat gözün onu görme kudretinin noksanlığına delâlet eder. Göz, aslında bir âlettir; gözlük, dürbün ve buna benzer bir takım âletlerin keşfedilmiş olmasıyla, göz dediğimiz âletin kudreti biraz daha artmış ve önce görülemez dediğimiz şeylerin birçoğu bunlar vasıtasıyla görülebilir olmuştur. Milyonlarca kilometre mesafedeki bir yıldızın bugün müşahede edilebilmesi yahut bir damla kanda bulunan milyonlarca hayvancığın görülebilmesi, bazı şartların tahakkuk etmesin ve onların görülmesine engel teşkil eden bazı hâillerin kalkmasına bağlı olduğuna göre, dünyadan elbette çok farklı olan ahirette, insanın, mevcut olduğundan şüphe etmediği Rabbini görmesi, ora ile ilgili şartların tahakkuku ve engellerin kalkmasıyla niçin mümkün olmasın? Oysa ki bir şeyin görülebilmesi için akla gelen ilk şart, onun mevcut olmasıdır. Görülmesi imkânsız olan şey ise yalnızca “madûm” dur. Allah Te’âlâ “mevcûd” olduğuna göre, şu anda tasavvur etmekten âciz bulunduğumuz şartların tahakkuku ile O’nun görülmesi mümkün olacaktır.

Netice itibariyle, üzerinde durmuş olduğumuz ayet, ehl-i sünnete göre, Allah Te’âlâ’nın görülmesinin mümkün olduğunu gösteren açık bir delildir. Her ne kadar Mûsâ aleyhi’s-selâm’a “beni göremeyeceksin” denilmişse de, bu, görme işinin o an için nefyedildiğine delâlet eder. Âyette O’nun Kıyamet günü de görülmesinin nefyedildiğini gösteren hiçbir delâlet yoktur.

Mutezile imamlarının, mezkûr âyeti ru’yetin imkânsızlığına, yani Allah Te’âlâ’nın gözle görülmesinin mümkün olmadığına delil göstermelerine gelince, tevhidle ilgili görüşlerini açıklamaya çalışırken de belirttiğimiz gibi, onların nazarında aslolan akıldır; nakil ise, aklı teyid ettiği müddetçe muteber sayılır. Fakat naklin zâhiri, akla aykırı düşerse, bu taktirde nakli, aklın kabul ettiği manâ ile tevil etmek gerekir. Mutezile, bu prensipten hareketle, ehl-i sünnetin ru’yetin ispatında delil olarak kullandıkları Mûsâ aleyhi’s-selâm ayetini aksi görüşün ispatında veya ru’yetin nefyinde kullanmışlardır; ancak, biraz önce işaret ettiğimiz prensipleri dolayısıyla, bazen uzak sayılabilecek tevillere gitmişler, bazen de farklı tevillerin ortaya çıkması dolayısıyla, bizzat kendi imamları arasında, âyetin manâsına taalluk eden görüş ayrılıkları belirmiştir.

Mutezileye göre, Mûsâ aleyhi’s-selâm kıssasındaki “Rabbim, bana (kendin) göster” sözü ile Allah Te’âlâ’nın bu isteğe “beni göremeyeceksin, fakat dağa bak, eğer yerinde durursa beni görürsün” cevabı, O’nun görülemeyeceğine bir delil teşkil eder. Allah Te’âlâ bu ayetle Mûsâ aleyhi’s-selâmın kendisini görmesini nefyetmiş; ru’yetin vukuunu dağın istikrarına talik, sonra da dağı paramparça etmek suretiyle bu nefyi tekid etmiştir. Bununla şunu göstermiştir ki, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın O’nu görmesi, Araplar arasında meşhur olan “teb’id” yolu ile ve vukuu mümkün olmayan bir şeye taliki dolayısıyla vuku bulmayacaktır.

Araplar arasında meşhur olan ve bir şeyin vukuunu, vukuu mümkün olmayan bir şeye talîk etmek suretiyle o şeyin de vuku bulmayacağını gösterme işine, Kur’ân’ı Kerîm’den başka misaller de vermek mümkündür: “Doğrusu, ayetlerimizi yalan sayıp onlara karşı büyüklük taslayanlara göğün kapıları açılmaz. Deve iğnenin deliğinden geçmedikçe Cennete de giremezler. Suçluları böyle cezalandırırız.” (A’râf 7/40) Bu âyet meâlinden anlaşıldığına göre, âyetleri yalan sayıp büyüklük taslayanların Cennete girmeleri, nasıl devenin iğne deliğinden geçmesine muallak kılınmış ise, Mûsâ aleyhi’s-selâmın Rabbini görmesi de, aynı şekilde, dağın istikrarına talik edilmiştir. Keza, âyetleri yalanlayanların Cennete girmeleri, devenin iğne deliğinden geçmesi gibi nasıl imkânsız bir iş ise, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın Rabbini görmesi de, dağın yerinde durması gibi imkânsız bir iştir.

Burada, şuna hemen işaret etmek gerekir ki, her iki âyette yapılan talîkler arasında, ilk anda göze çarpan belirli bir fark vardır. Zira devenin iğne deliğinden geçmesi, her ne kadar vukuu mümkün olmayan bir iş ise de, dağın yerinde kalması, vukuu mümkün olmayan bir iş değildir. Nitekim Ru’yet isteğinden önce yerinde duruyordu ve ru’yet isteğinden hemen sonra Allah Te’âlâ’nın tecellî etmesi üzerine parçalanmıştı. Binâenaleyh bu parçalanma işinin, ru’yet isteğinin vuku bulduğu zamana hâs bir durum olduğunu düşünmeye engel teşkil edecek bir delâlet âyette mevcut değildir.

Meşhur mutezile imamları Ebu’l-Huzeyl el-Allâf ve Ebû ‘Alî el-Cubbâ’i’ye göre “Rabbim, bana (kendini) göster; sana bakayım” meâlindeki âyet, gözle görme isteğine delâlet etmez. Mûsâ aleyhi’s-selâm, bu sözü ile, “bana, ahirette, zâhir olan âyet ve işaretler gibi öyle şeyler göster ki, bunlar zâhir olduğu zaman zarurî olarak seni bileyim” demek istemiştir. Nitekim Kıyamet günü görülecek olan bu âyet ve işaretlere Kur’ân’ı Kerîm’de yer verilmiş ve meselâ “gök, o gün,- erimiş maden gibi olur; dağlar da atılmış pamuğa döner” (Me’âric 70/8-9), “Kıyamet günü, her emzikli kadın emzirdiğini unutur; her hâmile kadın çocuğunu düşürür. İnsanları sarhoş gibi görürsün; hâlbuki sarhoş değillerdir” (Hacc 22/2) denilmiştir. İşte Mûsâ aleyhi’s-selâmın görmek istediği şey, bunlara benzeyen alâmetlerdir. Yoksa onun, Allah üzerine câiz olmadığını bildiği halde ru’yet talebinde bulunması doğru değildir; fakat aleyhi’s-selâm’ın ru’yetin câiz olup olmadığını bilmediği ileri sürülürse, bu takdirde Allah ve O’nun tevhîdi hakkında câhil olduğu kabul edilmiş olur ki, bu da, bir peygamber için câiz olmayan bir haldir.

Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın birtakım alâmetlerin zuhuru ile Rabbini bilmek istemesine, bu istek üzerine dağın parçalanması da delâlet eder. Bu bakımdan, âyetten maksat ru’yet değildir ve ru’yetle ilgili bir delil olarak kullanılamaz.

Ebû ‘Alî el-Cubbâ’i ve oğlu Ebû Hâşim el-Cubbâ’i gibi bazı mutezile imamlarına göre, Mûsâ aleyhi’s-selâm, ru’yeti kendisi için değil kavmi için istemiştir. Çünkü kavmi, onu durmadan sıkıştırıyor ve “yâ Mûsâ, Allah’ı apaçık görmedikçe sana inanmayacağız” (Bakara 2/55) yahut “bize Allah’ı apaçık göster” (Nisâ 4/153) diyorlardı. Bunun üzerine Mûsâ aleyhi’s-selâm, kavminden yetmiş kişi seçmiş ve va’dolunan vakitte dağa gelerek önce Rabbi ile konuşmuş, sonra da kavminin arzusuna tercüman olarak Rabbini görmek istemiştir. Beraber bulunan yetmiş kişi, onun Rabbiyle kavuşmasını işitiyorlardı ve eğer Rabbi ona kendisini göstermiş olsaydı, diğerleri de onunla birlikte Allahı göreceklerdi. Fakat bilindiği gibi, Allah Te’âlâ ru’yetini dağın istikrarına talîk etmiş, sonra da dağa tecelli edince, dağ parça parça olmuş ve onlar da O’nu görememişlerdir. Bundan da anlaşılır ki, Allah Te’âlâ’nın görülmesi mümkün değildir.

Netice itibariyle mutezile, mezkûr âyete istinaden, ru’yetin dünya ve ahirette mümkün olmadığı görüşünü ispat etmeye çalışmışlardır. Ancak âyetin şerhi ve izahında veya tevilinde, dört kısımda mütalâa edilebilecek farklı görüşlere sahip olmuşlar ve her görüşün sahipleri, diğerlerine karşı o görüşü müdafaa etmişlerdir. Bu görüşleri şöyle özetlemek mümkündür:

1.Bir kısmı, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın, ru’yetin Allah üzerine câiz olduğunu bilmeksizin bu istekte bulunduğunu söylemişlerdir. Çünkü ru’yetin imkânsızlığını bilmek semâ’a veya naklî delile mütevakkıftır. Onun bilmemesi tevhîdi bilmediğine delâlet etmez. Bu görüş, sünnet ehli tarafından, mutezilenin aklî delillerle ru’yetin imkansızlığını bilip de Peygamber olan Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın bilmemesinin, ona bir iftira olduğu gerekçesiyle reddedilmiştir.

2.Mutezilenin bir kısmı, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın, kavmi adına ru’yet isteğinde bulunduğunu, bu isteğin reddedilmesile de ru’yetin imkânsız olduğunun anlaşıldığını ileri sürmüşlerdir. Bunlara göre, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın, ru’yetin imkânsız olduğunu bilmemesi düşünülemez. Sünnet ehli ise, bu görüşe de itiraz etmiş ve Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın, kavmini imkânsız olan bir şeyi istemekten vazgeçirmesi, hiç olmazsa bir isteği onlara atfederek belirtmesi gerekirdi” demişlerdir.

3.Bazı mutezile, mezkûr âyetin ru’yete delâlet etmediğin, fakat Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın, Allahın marifetine müteallik ve Kıyamet Gününe hâs açık alâmetler istediğini ileri sürmüşlerdir. Ehl-i sünnet ulemâsı ise, bu tevilin, âyetin siyakındaki bütün muzafları hazfetmeye yol açacağını ileri sürerek bu görüşü reddetmişlerdir.

4.Bazı mutezile imamları da, Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın aklî delille sâbit olan ru’yet imkânsızlığını naklî yoldan teyid ve takviye etmek maksadıyla yeni bir delil istediğini söylemişlerdir. Ehl-i sünnet imamlarına göre Mûsâ aleyhi’s-selâm’ın istek tarzı, bu görüşü doğrulayacak mahiyette değildir.

Prof. Dr. Talat Koçyiğit

Ru’yet Meselesi

Anakara İlahiyat Fakültesi Yayınları 1974 tarihli kitabından.